
Bize ait herşey bizi bozar! Türk entelijansının gayet Jöntürk bir tavrıdır bu. İyi, kaliteli ve doğru olan ne varsa frenk illerinden gelir bizlere. “Bizden adam olmaz” doktrinine sonuna dek bağlı kalarak hep batıya döndük yüzümüzü (hoş, politik ve ekonomik anlamda bu dönüş sadece yüzümüzle sınırlı da kalmadı, başkaca bölgelerimizi de döndük batıya ve bu nedenle hala gebeyiz). Bu tavrımızı müzik beğenilerimizde de koruduk elbette. “Ne tür müzikten hoşlanırsınız?” sorusuna, “yabancı” gibi bir yanıt almak gayet olağan karşılanır. Bu “yabancı” severlik jestlerle desteklenir ve hafif bir “ben kalite severim” satıraralarına özenle sokulur.
Aslında bu tavır çok da yadırganası değildir konu müzik olduğunda. Yıllar boyunca uyduruk melodiler ve sözleri bizlere sokuşturmaya çalışanlara “yemezler” şeklinde bir yanıt bile sayılabilir. Ama öyle abartılı noktalara gidildi ki, “yabancı olsun çamurdan olsun” kıvamında bir soytarılık hüküm sürmeye başlamıştı. Modern Talking’ler, Nena’lar doldurdu ortalığı. Bu konuya girip sözcük telef etmeye gerek yok, biz asıl konumuza geçelim, Müslüm Gürses’e!
Yukarıdaki girizgahın Müslüm Baba ile alakası yokmuş gibi durduğunun ben de farkındayım, derhal alakalandıralım o halde. “Arabesk” denilerek komik ve dangalakça bir isimlendirilme yapılan müzik türü, ülke gündeminde yer almaya ve kitleleri peşinden koşturmaya başladığında bizler elbette “kitle” alerjimizle konuya Fransız kalmayı yeğledik. Aslında kendi adıma ben daha çok Portekizli kalarak Fado dinlemeyi seçmiştim. Fado, Portekiz halkının acı ve hüzün yüklü sesiydi. Buradan bakıldığında bizim arabeskle pek bir örtüşür gibi dursa da önemli bir farkı vardı; yabancıydı. Ne tuhaf bir “yabancılaşma”!
Müzik türleri açısından böylesi bir “bize uzak” kalma derdimiz varken müzisyenler konusunda da benzer tepkilerimiz vardı. Müslüm Gürses bize ay kadar uzaktı o dönemde, Jim Morrison ise kankamızdı. The Doors’un asi, topluma ve düzene pasifist-bireysel tepkileri olan bu aykırı vokalisti şık bir kahramandı. Uzun ve lüle lüle saçları, “başka türlü bir şey” talebiyle, bize özdeşti Jimmy. Ya Müslüm Gürses, o kimdi sahi?
Müslüm Gürses 1953'te, Urfa'da doğdu. Müslüm Akbaş olarak hayata başladı Müslüm Gürses diye devam etti ve ardından Müslüm Baba oldu. Bir röportajında kendisini şöyle anlatmıştı: "İlkokulu bitirdim. Gerisi yok. Adana'da damda yatarken uzun hava okudum. Arkadaşım halkevine gidiyordu. Ben de gittim. Derken Çukurova Radyosu'nda sanatçı oldum."
Sahneye ilk kez Adana Aile Çay Bahçesi'nde çıktı Müslüm Gürses. 1968'de plak yapmak için İstanbul'a geldi.1969 yılında yaptığı ilk plak bir anda 300 bine ulaştı. Şöhretinin ilk yıllarında ilk plağını yeni doldurduğu ama fanatiklerinin onu daha kahraman yapmadığı bir Anadolu turnesi dönüşü Tarsus Adana yolunda büyük bir kaza geçirdi. Kazanın karanlık anının bitişinden sonra "Özür diliyorum senden" "İsyankar" "Ben İnsan Değil miyim" gibi plaklarını çıkarttı ve büyük ilgi gördü. Repertuarında acı çoğaltan yaralı sevdalar saklayan isyan, kahır, barındıran şarkılar vardı. Ona göre hayran kitlesinin büyümesi ruhlara tercüman olmasından ileri geliyordu. Bunu, "Yaşanan bir gerçek var. Ben bu gerçekleri söylüyorum. Adamın hoşuna gidiyor. Entel takımı da dinliyor," sözleriyle açıkladı. Sonunda aşık oldu üstelik çocukluğunda hiçbir filmini kaçırmadığı sinema yıldızı Muhterem Nur'a. Çift, 1985'te evlendi. Muhterem Nur hayatını "Müslüm'den önce, Müslüm'den sonra" diyerek ikiye ayırdı; "Allah bana 'sonradan gül' demiş. O benim için bir piyango gibi." dedi. Muhterem Nur ile yaşamına mutluluk getirdi ama o günlerde konserlerinde dünyada bir örneğine daha rastlanmayacak jiletli fanatikler ortaya çıktı. 1980 sonrası dönemde Müslümcüler ayrı bir noktadaydı. Müslüm Gürses bir ikon muamelesi görüyordu. Hala milyonlara göre bir efsane Müslüm Gürses onun sihirini ne sosyologlar ne müzik araştırmacıları ne de psikologlar çözebiliyorlar.
İşte böyle bir “tuhaf” adam Müslüm Baba. Diğer tuhaf adamla Jim Morrison’la yanyana koyduğunuzda bir fotoğrafın negatifi ve pozitifi gibi duracaklardır. Beyaz Adam’ın temsilcisi, fazlaca Anglo-Sakson Jimmy’ye tezat, tam bir ezik ve Beyaz-Zenci’dir Müslüm Gürses. Ama bu fotoğrafın ruhuna bakıldığında garip bir aynılık çıkar karşımıza. İkisinin de ilginç ruhani yanları vardır. Morrison, içinde bir kızılderili ruhunun yaşadığına inanır ve sık sık şamanvari hallere bürünür. Müslüm Baba, az konuşan ve bu nedenle fanatiklerince çok bildiği, içinde “hamdım-oldum” hali barındırdığı düşünülen bir ermiş edası taşır. Morrison’un kızılderili-şaman ayinlerini onunla birlikte yaşayan fanlarına karşılık, Baba’nın jiletçi fanları vardır. Ermişlerinin huzurunda tanrılara kurban adar gibi bedenlerini jiletler, kanlarını feda ederler.
Her ikisi de “uyumsuzların” kahramanıdır. Tutunamayan, paranın ve kariyerin uzağında yaşayan bir kitledir yandaşları. Ezik ve dışlanmış (ya da bilinçli olarak dışta kalmış) bir yığının sesidir ikisi de. Adları uyuşturucu ve alkolle birlikte anılır sık sık. Konserlerinde “uçmak” olağandır, çünkü onlar “uçmuş adamlar”dır zaten. Jimmy kendinden geçmiş bir halde kızılderili ruhunu sahneye koyarken, Müslüm Baba baygın gözlerle ve uyuşmuş bir sesle “paramparça” eder yürekleri. Jimmy’nin kitlesi uyuşmuş bünyelerle kızılderili büyücüsüne eşlik eder ayinde, Baba’nınkiler haplanmış bedenlerini jiletlerle kanatır. İki farklı kıtada, iki farklı zaman ve önder eşliğinde düzene tepkilerini dile getirirler, kendilerini hırpalayarak.
Zamanla dışlanmışların sesi olmaktan çıkıp, entelektüellerce ve asillerce (!) de kabul görürler. Tüm dünyada eğitimli kitlelerin samimiyetsiz sevgileri The Doors’a (ve elbette Jimmy’ye) yönelirken, 1999 yılında sanatçı Nurcan Çağlar Leonardo Da Vinci'nin ünlü tablosu "Son Akşam Yemeği"ni sahneye taşır ve Esma Sultan Yalısı’ndaki bu sosyetik gösteride Müslüm Gürses şarkı söyler. Bu durumu küratör Beral Madra şöyle açıklar: "Kitlenin yanık bağrından çıkan çığlığın temsilcileri, kitleleri peşinden sürüklerken, bir 'peygamber' kimliğine bürünmüyor mu? Eşitlik, özgürlük, güzel yaşamlar, aşklar, özlemlerden söz etmiyor mu? Onlar da insanları, bir biçimde dünyayı kurtaracaklarına inandırarak, en az İsa ve Muhammed kadar ütopistler; ancak 'derin düzen'in bozulmaması konusunda da en az onlar kadar pragmatikler."
Bu benzerlikler belki Morrison yaşasaydı sürüp giderdi, kim bilir? Yani O da Baba gibi smokinler giyip, uyumlu popçuların şarkılarını söylemeye başlar ve fanlarının taşkınlıklarından rahatsız hale gelebilirdi. Yanına Adriano Celentano’yu alıp, Tv kanallarında maymun olmaya bile razı olurdu belki de.
Modern zamanlar (!) “öteki” olmaya izin vermez; öğütür, yumuşatır. Nasıl bir süreç yaşandığını farketmeden “uyumlu” ve “bizden” olunuverir. Kendini aykırı hisseden herkesi de bir şekilde aykırılığın tekdüzeliğine sokar ve yanyana yaşayan binlerce “yalnız”dan biri haline getirir. “Yalnızlık kolonileri” oluşur ve “ben onlardan farklıyım” aynılığında yaşanmaya başlanır. “O diğerlerine benzemez” tümcesinin O’su Müslüm ve Jimmy, kızılderili-ermiş ruhlarını, dolar-euro paritesine feda ederler; Mutlu son!