27 Ocak 2010 Çarşamba
Jethro Tull

Uzun zamandır Jethro Tull dinlemediğimin farkına vardım. Oysa üniversite döneminde en sevdiğim grupların başında gelirdi. Bu saçmasapan-soğuk kış gününde bir fincan kahve ya da çayın yanında nefis gider. Özellikle mükemmel müzikal alt yapısı ve öyküsel anlatımıyla "Thick as a brick" şiddetle tavsiye olunur.
23 Ocak 2010 Cumartesi
Bir kediniz olsun...
22 Ocak 2010 Cuma
20 Ocak 2010 Çarşamba
Yokiletişimli bir ayrılık

- Ama neden? Sadece nedenini bilmek istiyorum ve bu da benim hakkım.
Cümlesinin öznesini, güftesini ve kümlecini bulurum bulmasına da, cevabını
vermesem olmaz mı? Üstelik hayat her zaman bu kadar determinist yaşanmıyor
ki! Aynı koşullarda yaşanan herşey- ki hiç kimse aynı şeyi, aynı koşullarda
yaşayamaz - aynı sonuçları doğurmak zorunda mı? Noktasız cümleleri de
olabilmeli insanın. Üstelik bir aşk ne kadar somutlanabilir ki, sonucu
tanımlanabilir bir son olabilsin…diye sürüp giden monoloğumun onda yarattığı
kızgınlıktan ürktüm bir an:
- Kes şunu! Hep bunu yapıyorsun ve bu saçmasapan, bitip tükenmek
bilmeyen kaçışların beni delirtiyor. Bir kerecik de olsa, gerçek düşünceni
en basit şekliyle söyle.
Öfff yaaaaa! Yeni bir aşka başlarken " aşık oldum " demek
herşeye yeterken, " bitti ! " demek neden yeterli bir son olmuyor?
Karşı taraf derhal araştırmacı-gazeteci kesilip, herşeyi ortaya çıkarma
hevesine düşüyor. Ayrılıklara " hastalık " mış muamelesi uygun
görülüyor; teşhis koyup, tedavisini yapacak sanki. Ya da kendinin umutsuz
bir vaka olduğuna karşı tarafı ikna etmek zorundasın. Ötenazi hakkını
kullanmana izin yok. İntihar; hiç mümkünsüz.
- Bir sürü şey, anlatılması sandığın kadar kolay değil.
…diyor, halt ediyorum. Bir ayrılık tiradında olabilecek en salakça bölüm
" Bir sürü şey " bölümüdür. Karşındaki "agresif Uğur Dündar"
ın eline verilecek en gerzekçe koz! Araştırıp ortaya saçılacak bir sürü
şey sahibi artık.
- Bana hepsini anlatmak zorundasın.
…la başlıyoruz, sıfırdan. Allah beni davul etsin, keşke vazgeçebilsem
ayrılmaktan. Anlatmaktan daha kolaydır; kıçına kuyruk takılmış bir solgun
aşkı sürdürmek.
- Tutku öldü.
…diyebiliyorum. Haydaaaaaaaa. Daha cümlemi tamamlar tamamlamaz yağmur
boşanıyor. Kadınların ağlamasından nefret ediyorum! Yeterince akıllı biri
olmadığımı yüzüme vuruyor bu. Bir türlü ayırdına varamadığım bir durum;
ağlayan bir kadın, duygularını gözlerinden açığa mı çıkarıyor yoksa sinsi
bir silahı mı bana doğrultuyor? Bir tür paranoya belki de.
- Demek sevişirken hep numara yapıyordun.
Çtonkkkk! Teşhis anında konuldu bile; üçkağıtçı ruh sapkınlığı. "
Bu doğru değil " demek şu andan sonra anlamını yitirmiş durumda.
- Yazık ki böyle.
…diyiveriyorum, asılacaksam hemen olsun psikolojisiyle. Oysa gerçekte
doğru değil, hiçbir sevişmemizde numara yapmadım. Sonunda tedaviye cevap
veremeyecek bir hasta olduğum kanısına varmış olmalı ki;
- Herşeyi affedebilirdim ama bunu asla!
…diyerek sırtını dönüp gidiyor. Gitsin! Hıçkıra hıçkıra ağlayarak giden
sırta, sırtımı dönüp ben de ters yöne yürüyorum.
1,5 yıldır yaşananlar film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Bir başka
ölüm şekli olmalı bu. Ölümler karşısında yaşadığım o lanet ruh hali yine
üstümde: hiçbir şey hissetmiyorum. Ölüme karşı böylesine duyarsız kalabildiğim
için kendimden nefret etmişimdir hep. Öyle çok ölüm gördüm ki, öyle çok
kendimden nefret etmeme neden oldular.
Evde kendime bol tonikli bir martini hazırlıyorum, özenle. Tv karşısına
kurulup iddiasız bi filmin içinde yitmeyi deniyorum. İçim, ses versem
yankı yapacak halde ve kaygısını güdecek de hiçbirşeyim yok. Münir Özkul,
kendisinden aile sırlarını saklayan Adile Naşit'e zehir zemberek sözler
söylemekte. Karşılıklı ağlaşıyoruz Adile Teyze'yle. Bağıra bağıra ağlıyorum,
yaralı bir köpek gibi. Münir Amca'ya bunu yapmamalıydın be Adile Teyze.
Yokiletişimli Bir Ayrılık-ll

- Gitmem gerek! Yalan söylemek istemiyorum, yüreğim başkasına kaydı. Ben senden geçtim, anla beni lütfen.
Anlamak! Ne tuhaf sözcük. Hele iki insanın/iki yüreğin birbirini anlaması söz konusuysa. “Yaşamak” kısmına evet ama “anlamak” başka bir şey, öncelikle beyinde paylaşmayı gerektiren. Otto Rene Castillo’nun dillediği aydınlık yarınlara ilişkin umudu, paylaştığım için anlıyorum. Ben de “bir tek güneşten utandım hayatımda”, Nilgün Marmara’yı anlıyor(d)um. Oysa ne senden geçen bir ben var ortada ne de başkasına kayan bir yürek, seni anlamamı nasıl beklersin? Bırak sadece yaşayayım. Bencilliği koy bir yana ve bu sevdadan bana düşen pay olan “acı” yı bari tekil yaşamama izin ver. Bunu bile doyasıya yaşayamayacaksam neden aşık olayım? Aşk nedir ki, acıyı tendeki tuzda sevmeyi öğrenmekten başka?
“..old and cold and grey.” (1)
Old
En ağır işçilikmiş terk edilen sevgili olmak. Nasıl bir yorgunluk ve elkalkmazlık hali! An’lamaya çalışma sürecinde katedilen zaman anlamaya yetmiyorsa da yaşlanmaya yetiyor sanırım. İnsanlık tarihinin gördüğü en yaşlı yüreğim ben şu an.
Cold
Gidişlerin ereksiyonla doğrudan bir ilişkisi olduğuna eminim. En soğuk kış günlerinde bile hep sıcacık olan ellerim, acemi buz heykeltıraşlarınca yapılmış iki eser. Karnım, dudaklarım, penisim, sırtım donmuş durumda. Sıcak ve hızla hareket etmek için sabırsızlanan tek nokta bedenimde, bacaklarım. Koşmak istiyorlar, hedefsiz.
Grey
Ben hep sonsuz renkli bir gökkuşağıydım, renklerimi çalma! Mavi mavi güler, kıpkırmızı ağlarım; bilirsin. Renklerimi alıp gitme, bıraktığın grileri sevmiyorum.
Aslına bakarsan bir sevdaya “bizim” olanlar girdiğinde yitiş başlamış oluyor, “ben”lik “biz”e teslim ediliyor, gönüllü bir “vazgeçtim” hali; kendimden. Bizim sevdiğimiz filmler, şarkılar ve yazarlar vardı, “yani; yanıldığımız”(2). “Beni terketme, kopeginin golgesi olayim” (3). Gidersen Günlerin Köpüğü (4) uçup gitmeli, kararmalıydı dört bir yan. Oysa aşk öylesine basit ve “aynı” ki, bol köpüklü/deli bir med-cezir. Ötesindeki tüm tanımlar entelektüel egonun süsleri. Öyle ya, bizim “okumuş” aşkımız, kapıcı Hüsnü’nünkinden daha mavi kan olmak zorunda. Her aşaması ayrı bir “aydın ritüeli” şeklinde yaşanmalı. Örneğin, tütsüler ve mumlar yanmalı sevişilen odada. Birlikte yaşanıyorsa, mutlaka bazı geceler/günler yalnız takılınmalı. Başka arkadaşlarla tatile çıkılmalı. Ayrılıklar da sadece yaşanmakla kalmamalı, an’laşılmalı. Entelektüel tavır bunu şovullar, bu sorunsalı tartışalım gerekirse ama mutlaka an’layalım.
Ben senin gidişini anlamak istemiyorum. Git sadece. İçim ölecek. Kendimi yaşlı,soğuk ve gri hissedeceğim. Yüreğim liğme liğme olacak, sokak köpeklerine yedireceğim her parçasını. Ama anlamamı isteme benden. “..dilerim ışıl ışıl kalırsın hep /bir sokak fenerinden sızan ışık gibi.”(5).
- Peki.
(1) Supertramp- Don’t leave me now
(2) Cemal Süreya- Onların yani sizin
(3) Jacques Brel- Ne me quitte pas
(4) Boris Vian- Günlerin Köpüğü
(5) Andrey Voznesenski-Oza
Anlamak! Ne tuhaf sözcük. Hele iki insanın/iki yüreğin birbirini anlaması söz konusuysa. “Yaşamak” kısmına evet ama “anlamak” başka bir şey, öncelikle beyinde paylaşmayı gerektiren. Otto Rene Castillo’nun dillediği aydınlık yarınlara ilişkin umudu, paylaştığım için anlıyorum. Ben de “bir tek güneşten utandım hayatımda”, Nilgün Marmara’yı anlıyor(d)um. Oysa ne senden geçen bir ben var ortada ne de başkasına kayan bir yürek, seni anlamamı nasıl beklersin? Bırak sadece yaşayayım. Bencilliği koy bir yana ve bu sevdadan bana düşen pay olan “acı” yı bari tekil yaşamama izin ver. Bunu bile doyasıya yaşayamayacaksam neden aşık olayım? Aşk nedir ki, acıyı tendeki tuzda sevmeyi öğrenmekten başka?
“..old and cold and grey.” (1)
Old
En ağır işçilikmiş terk edilen sevgili olmak. Nasıl bir yorgunluk ve elkalkmazlık hali! An’lamaya çalışma sürecinde katedilen zaman anlamaya yetmiyorsa da yaşlanmaya yetiyor sanırım. İnsanlık tarihinin gördüğü en yaşlı yüreğim ben şu an.
Cold
Gidişlerin ereksiyonla doğrudan bir ilişkisi olduğuna eminim. En soğuk kış günlerinde bile hep sıcacık olan ellerim, acemi buz heykeltıraşlarınca yapılmış iki eser. Karnım, dudaklarım, penisim, sırtım donmuş durumda. Sıcak ve hızla hareket etmek için sabırsızlanan tek nokta bedenimde, bacaklarım. Koşmak istiyorlar, hedefsiz.
Grey
Ben hep sonsuz renkli bir gökkuşağıydım, renklerimi çalma! Mavi mavi güler, kıpkırmızı ağlarım; bilirsin. Renklerimi alıp gitme, bıraktığın grileri sevmiyorum.
Aslına bakarsan bir sevdaya “bizim” olanlar girdiğinde yitiş başlamış oluyor, “ben”lik “biz”e teslim ediliyor, gönüllü bir “vazgeçtim” hali; kendimden. Bizim sevdiğimiz filmler, şarkılar ve yazarlar vardı, “yani; yanıldığımız”(2). “Beni terketme, kopeginin golgesi olayim” (3). Gidersen Günlerin Köpüğü (4) uçup gitmeli, kararmalıydı dört bir yan. Oysa aşk öylesine basit ve “aynı” ki, bol köpüklü/deli bir med-cezir. Ötesindeki tüm tanımlar entelektüel egonun süsleri. Öyle ya, bizim “okumuş” aşkımız, kapıcı Hüsnü’nünkinden daha mavi kan olmak zorunda. Her aşaması ayrı bir “aydın ritüeli” şeklinde yaşanmalı. Örneğin, tütsüler ve mumlar yanmalı sevişilen odada. Birlikte yaşanıyorsa, mutlaka bazı geceler/günler yalnız takılınmalı. Başka arkadaşlarla tatile çıkılmalı. Ayrılıklar da sadece yaşanmakla kalmamalı, an’laşılmalı. Entelektüel tavır bunu şovullar, bu sorunsalı tartışalım gerekirse ama mutlaka an’layalım.
Ben senin gidişini anlamak istemiyorum. Git sadece. İçim ölecek. Kendimi yaşlı,soğuk ve gri hissedeceğim. Yüreğim liğme liğme olacak, sokak köpeklerine yedireceğim her parçasını. Ama anlamamı isteme benden. “..dilerim ışıl ışıl kalırsın hep /bir sokak fenerinden sızan ışık gibi.”(5).
- Peki.
(1) Supertramp- Don’t leave me now
(2) Cemal Süreya- Onların yani sizin
(3) Jacques Brel- Ne me quitte pas
(4) Boris Vian- Günlerin Köpüğü
(5) Andrey Voznesenski-Oza
Paramparça

Bize ait herşey bizi bozar! Türk entelijansının gayet Jöntürk bir tavrıdır bu. İyi, kaliteli ve doğru olan ne varsa frenk illerinden gelir bizlere. “Bizden adam olmaz” doktrinine sonuna dek bağlı kalarak hep batıya döndük yüzümüzü (hoş, politik ve ekonomik anlamda bu dönüş sadece yüzümüzle sınırlı da kalmadı, başkaca bölgelerimizi de döndük batıya ve bu nedenle hala gebeyiz). Bu tavrımızı müzik beğenilerimizde de koruduk elbette. “Ne tür müzikten hoşlanırsınız?” sorusuna, “yabancı” gibi bir yanıt almak gayet olağan karşılanır. Bu “yabancı” severlik jestlerle desteklenir ve hafif bir “ben kalite severim” satıraralarına özenle sokulur.
Aslında bu tavır çok da yadırganası değildir konu müzik olduğunda. Yıllar boyunca uyduruk melodiler ve sözleri bizlere sokuşturmaya çalışanlara “yemezler” şeklinde bir yanıt bile sayılabilir. Ama öyle abartılı noktalara gidildi ki, “yabancı olsun çamurdan olsun” kıvamında bir soytarılık hüküm sürmeye başlamıştı. Modern Talking’ler, Nena’lar doldurdu ortalığı. Bu konuya girip sözcük telef etmeye gerek yok, biz asıl konumuza geçelim, Müslüm Gürses’e!
Yukarıdaki girizgahın Müslüm Baba ile alakası yokmuş gibi durduğunun ben de farkındayım, derhal alakalandıralım o halde. “Arabesk” denilerek komik ve dangalakça bir isimlendirilme yapılan müzik türü, ülke gündeminde yer almaya ve kitleleri peşinden koşturmaya başladığında bizler elbette “kitle” alerjimizle konuya Fransız kalmayı yeğledik. Aslında kendi adıma ben daha çok Portekizli kalarak Fado dinlemeyi seçmiştim. Fado, Portekiz halkının acı ve hüzün yüklü sesiydi. Buradan bakıldığında bizim arabeskle pek bir örtüşür gibi dursa da önemli bir farkı vardı; yabancıydı. Ne tuhaf bir “yabancılaşma”!
Müzik türleri açısından böylesi bir “bize uzak” kalma derdimiz varken müzisyenler konusunda da benzer tepkilerimiz vardı. Müslüm Gürses bize ay kadar uzaktı o dönemde, Jim Morrison ise kankamızdı. The Doors’un asi, topluma ve düzene pasifist-bireysel tepkileri olan bu aykırı vokalisti şık bir kahramandı. Uzun ve lüle lüle saçları, “başka türlü bir şey” talebiyle, bize özdeşti Jimmy. Ya Müslüm Gürses, o kimdi sahi?
Müslüm Gürses 1953'te, Urfa'da doğdu. Müslüm Akbaş olarak hayata başladı Müslüm Gürses diye devam etti ve ardından Müslüm Baba oldu. Bir röportajında kendisini şöyle anlatmıştı: "İlkokulu bitirdim. Gerisi yok. Adana'da damda yatarken uzun hava okudum. Arkadaşım halkevine gidiyordu. Ben de gittim. Derken Çukurova Radyosu'nda sanatçı oldum."
Sahneye ilk kez Adana Aile Çay Bahçesi'nde çıktı Müslüm Gürses. 1968'de plak yapmak için İstanbul'a geldi.1969 yılında yaptığı ilk plak bir anda 300 bine ulaştı. Şöhretinin ilk yıllarında ilk plağını yeni doldurduğu ama fanatiklerinin onu daha kahraman yapmadığı bir Anadolu turnesi dönüşü Tarsus Adana yolunda büyük bir kaza geçirdi. Kazanın karanlık anının bitişinden sonra "Özür diliyorum senden" "İsyankar" "Ben İnsan Değil miyim" gibi plaklarını çıkarttı ve büyük ilgi gördü. Repertuarında acı çoğaltan yaralı sevdalar saklayan isyan, kahır, barındıran şarkılar vardı. Ona göre hayran kitlesinin büyümesi ruhlara tercüman olmasından ileri geliyordu. Bunu, "Yaşanan bir gerçek var. Ben bu gerçekleri söylüyorum. Adamın hoşuna gidiyor. Entel takımı da dinliyor," sözleriyle açıkladı. Sonunda aşık oldu üstelik çocukluğunda hiçbir filmini kaçırmadığı sinema yıldızı Muhterem Nur'a. Çift, 1985'te evlendi. Muhterem Nur hayatını "Müslüm'den önce, Müslüm'den sonra" diyerek ikiye ayırdı; "Allah bana 'sonradan gül' demiş. O benim için bir piyango gibi." dedi. Muhterem Nur ile yaşamına mutluluk getirdi ama o günlerde konserlerinde dünyada bir örneğine daha rastlanmayacak jiletli fanatikler ortaya çıktı. 1980 sonrası dönemde Müslümcüler ayrı bir noktadaydı. Müslüm Gürses bir ikon muamelesi görüyordu. Hala milyonlara göre bir efsane Müslüm Gürses onun sihirini ne sosyologlar ne müzik araştırmacıları ne de psikologlar çözebiliyorlar.
İşte böyle bir “tuhaf” adam Müslüm Baba. Diğer tuhaf adamla Jim Morrison’la yanyana koyduğunuzda bir fotoğrafın negatifi ve pozitifi gibi duracaklardır. Beyaz Adam’ın temsilcisi, fazlaca Anglo-Sakson Jimmy’ye tezat, tam bir ezik ve Beyaz-Zenci’dir Müslüm Gürses. Ama bu fotoğrafın ruhuna bakıldığında garip bir aynılık çıkar karşımıza. İkisinin de ilginç ruhani yanları vardır. Morrison, içinde bir kızılderili ruhunun yaşadığına inanır ve sık sık şamanvari hallere bürünür. Müslüm Baba, az konuşan ve bu nedenle fanatiklerince çok bildiği, içinde “hamdım-oldum” hali barındırdığı düşünülen bir ermiş edası taşır. Morrison’un kızılderili-şaman ayinlerini onunla birlikte yaşayan fanlarına karşılık, Baba’nın jiletçi fanları vardır. Ermişlerinin huzurunda tanrılara kurban adar gibi bedenlerini jiletler, kanlarını feda ederler.
Her ikisi de “uyumsuzların” kahramanıdır. Tutunamayan, paranın ve kariyerin uzağında yaşayan bir kitledir yandaşları. Ezik ve dışlanmış (ya da bilinçli olarak dışta kalmış) bir yığının sesidir ikisi de. Adları uyuşturucu ve alkolle birlikte anılır sık sık. Konserlerinde “uçmak” olağandır, çünkü onlar “uçmuş adamlar”dır zaten. Jimmy kendinden geçmiş bir halde kızılderili ruhunu sahneye koyarken, Müslüm Baba baygın gözlerle ve uyuşmuş bir sesle “paramparça” eder yürekleri. Jimmy’nin kitlesi uyuşmuş bünyelerle kızılderili büyücüsüne eşlik eder ayinde, Baba’nınkiler haplanmış bedenlerini jiletlerle kanatır. İki farklı kıtada, iki farklı zaman ve önder eşliğinde düzene tepkilerini dile getirirler, kendilerini hırpalayarak.
Zamanla dışlanmışların sesi olmaktan çıkıp, entelektüellerce ve asillerce (!) de kabul görürler. Tüm dünyada eğitimli kitlelerin samimiyetsiz sevgileri The Doors’a (ve elbette Jimmy’ye) yönelirken, 1999 yılında sanatçı Nurcan Çağlar Leonardo Da Vinci'nin ünlü tablosu "Son Akşam Yemeği"ni sahneye taşır ve Esma Sultan Yalısı’ndaki bu sosyetik gösteride Müslüm Gürses şarkı söyler. Bu durumu küratör Beral Madra şöyle açıklar: "Kitlenin yanık bağrından çıkan çığlığın temsilcileri, kitleleri peşinden sürüklerken, bir 'peygamber' kimliğine bürünmüyor mu? Eşitlik, özgürlük, güzel yaşamlar, aşklar, özlemlerden söz etmiyor mu? Onlar da insanları, bir biçimde dünyayı kurtaracaklarına inandırarak, en az İsa ve Muhammed kadar ütopistler; ancak 'derin düzen'in bozulmaması konusunda da en az onlar kadar pragmatikler."
Bu benzerlikler belki Morrison yaşasaydı sürüp giderdi, kim bilir? Yani O da Baba gibi smokinler giyip, uyumlu popçuların şarkılarını söylemeye başlar ve fanlarının taşkınlıklarından rahatsız hale gelebilirdi. Yanına Adriano Celentano’yu alıp, Tv kanallarında maymun olmaya bile razı olurdu belki de.
Modern zamanlar (!) “öteki” olmaya izin vermez; öğütür, yumuşatır. Nasıl bir süreç yaşandığını farketmeden “uyumlu” ve “bizden” olunuverir. Kendini aykırı hisseden herkesi de bir şekilde aykırılığın tekdüzeliğine sokar ve yanyana yaşayan binlerce “yalnız”dan biri haline getirir. “Yalnızlık kolonileri” oluşur ve “ben onlardan farklıyım” aynılığında yaşanmaya başlanır. “O diğerlerine benzemez” tümcesinin O’su Müslüm ve Jimmy, kızılderili-ermiş ruhlarını, dolar-euro paritesine feda ederler; Mutlu son!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

